;


MEHMET GÖREN

AFŞİN'İN YETİŞTİRDİĞİ ŞAMPİYON GÜREŞÇİLER

AFŞİN MEŞHURLARI

AFŞİN ŞAİRLER ANTOLOJİSİ

AFŞİN ESHAB-I KEHF

RÖPORTAJLAR

KAHRAMANMARAŞ ŞAİRLERİ

ÖYKÜLER

KAHRAMANMARAŞ YAZARLARI

İLETİŞİM

İLAHİLER ve MÜZİK

K.MARAŞ'IN İLÇELERİNİN RESİMLERİ

AFŞİN

AFŞİN-ELBİSTAN TERMİK SANTRALİ VE LİNYİTLERİ

AFŞİN'DE İZ BIRAKANLAR (yeni isimler eklenecek)

SESLİ ŞİİRLER

AFŞİN'Lİ İDARECİLER

DİNİ BİLGİLER

FAYDALI BİLGİLER

KAHRAMANMARAŞ

MANZARA RESİMLERİ

İL İL TÜRKİYE

SON DAKİKA HABERLERİ (Türkiye ve Dünya)

YEREL GAZETELER (K.Maraş ve İlçeleri)

AFŞİN TERS LALESİ

SİTEMİZDEN HABERLER

K.MARAŞ ve İLÇELERİNİN VİDEOLARI

K.MARAŞLI SANATÇILARIN KLİPLERİ

ZİYARETÇİ DEFTERİ

MEHMET SEYİT ÖZTÜRK

Röportaj Tarihi :14.09.2014 Röportajı Yapan :Mehmet GÖREN – Yazar Göksun Kaymakamlık Yazı İşleri Müdürü SEYİT MEHMET ÖZTÜRK 1942 Afşin doğumluyum. Afşin Namık Kemal İlkokulu Müdürlüğü görevinde bulundum ve oradan da emekli oldum Afşin güreşçiler diyarı. Dünya, Avrupa, Akdeniz Oyunları ve çok sayıda Türkiye şampiyonları çıkarmış bir yer. Yediden yetmişe güreş meraklısı ve sevdalısı Afşin’imizin insanı. Eskiden 29 Ekim’de şimdiki Afşin Karakucak Güreşleri Cumhuriyet Güreşleri adı altında yapılırdı. Afşin karakucak güreşlerinde ilk madalya alan Afşin merkezden güreşçi benim. O zamanlar 60 kiloda birinci olduğumda üç altın vermişlerdi. Kayserili milli güreşçi Servet AYDEMİR’i yenerek birinci olmuştum. 1960’lı ve diğer zamanlarda da adı şanı duyulmamış Afşinli tıfıl güreşçiler Türkiye şampiyonlarına çimeni dar ederlerdi. Afşin güreşlerinde yediler koşusu yapılırdı. 1960’lı yıllarda da öncelerinde Kuran okuma yarışması düzenlenirdi. Afşin halkı güreşi çok sever. Her evde ya güreşçi olur, ya da güreşi seven olur mutlaka. Her düğünde güreş yapılırdı. Şimdi kalmadı. Esasında bu Afşin güreşini geriye götürmektedir. O zamanlar Ağaların pehlivanları olurdu. Onların her ihtiyaçlarını karşılarlardı. Düğün güreşlerinin yapılacağı zamanlar kampa alınırdı güreşçiler. Ağalar evli de olsa güreşçiler evlerine göndermezlerdi. Ülkemizde de düğün güreşinin azalması milli takıma olumsuz yansımaktadır. Afşin güreş milli takımı için bir potansiyel idi. Düğünlerde yapılan güreşlerin devam etmesinden yanayım. Güreşçilerin kendilerini gösterecekleri platform düğün güreşleriydi. Orada pişerler, kendilerine güvenleri artar. Şimdiki sayacağım isimler düğün güreşlerinden çıkmış hepsi Afşinli milli güreşçilerimizdir. Bekir BÖKE, Mehmet YÜCEL, Ali YÜCEL, Hacı SOYER ve Mehmet KARAHAN, Topal Ali, Çapareşenin Durdu, Ala, Kara vs. Bekir BÖKE çangalı dünya güreş litarütürüne kazandırmıştır. Afşin’in çangalı, yanbaşısı… Şimdiki Ziraat Bankasının arkası Öğretmeneviydi. Kullanılmayan geniş bir salonu vardı. Bu salona eski bir güreş minderi tedarik ettik. O zamanlar Gençlik Spor Başkanı Sadi Aksakal’dı. Rahmetli Sadi AKSAKAL’ın Afşin sporuna ve sporcularının yetişmesinde çok emeği vardır. Öğretmenevi salonunda Adnan ÖZDEMİR ile birlikte antrenörlük yaptık. Bizim fahri doktorumuz Hasan BEYAZIT’dı. Sporcularının muayenelerini Dr. Hasan BEYAZIT yapar, ilaçlarını alırdı. O zamanlar imkânlar çok kısıtlıydı. Birkaç kişinin kişisel çabası olmasa o çocuklar sokaklarda it taşlayacaklardı belki de. Bunlardan bir kaçını sayarsam daha iyi anlaşılır. Halil AĞIR, İhsan YÜCEL, Fevzi KAYNAK ve Fetili YÜCEL milli ve şampiyon güreşçilerimiz. 200 minik sporcumuz vardı. 1978-1979 yıllarında Tokat’ta yapılan minikler sıkletinde 11 stilde birinci olarak takım halinde Türkiye şampiyonu olduk. Afşin’de 1956-1957’de yedi tane futbol takımı vardı. Bende oynadım. Sarız, Elbistan, Göksun, Andırına maçlara giderdik. Basketbol ve voleybol takımlarımız bile vardı. Pınarönü (Ağaların) Camii şimdiki PTT yanındaki camiinin kuzeyinde evlerin hepsi bitişikti. Bize Türkoğlu sülalesi derlerdi. 1934 yılında Soyadı Kanunu ile Türkoğlu Sülalesi (kabilesi) üç soyad aldı. Beşir’de ÖZTÜRK, Durdukahya GÖREN ve Ökkeş Hoca’da KARABÖRK soyadını aldılar. Bizim evlerimiz hizalı bir şekilde birbirine bitişik on evdi. Tam orta evde yemek pişirilir. Bütün ev halkı toplanır, yemeğimizi burada yerdir birlikte. Yemeğimizi yedikten sonra herkes işine gücüne bakardı. Evlerin içinden diğerine geçmek için kapı vardı. Birinci evden girdiğinde onuncu evden çıkardın. Pınarönü Camii karşısındaydı evlerimiz. Böyle olmamıza rağmen mutlu ve huzurluyduk. Birlik ve beraberlik içerisindeydik. Dedem Mehmet oğlu Hacı Ahmet ne derse o olurdu. Sözü dinlenirdi. Doğruya doğru, eğriye eğri... Taviz yoktu yanlışa… Herkes de bilirdi verdiği kararı adildi. Birde kavgalarda da büyükler devreye girer sulh ederlerdi. Çünkü kavgaların uzaması, kırgınlıkların devam etmesi demekti. Bu da kin ve nefreti artırır ve olayları çözümsüzleştirirdi. Afşin’de 10’a yakın su değirmeni vardı. Karagöz köyünde, Fatih ilkokulunun yanında, şimdiki Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğünün orada iki taneydi, daha yukarılarda da vardı Emirli’ye doğru. Bildiğim kadarıyla 10’a yakındı. Bütün bu değirmenler Emirli’deki Çobanpınar’ının suyuyla işlerdi. 1950 yılında Pınarbaşı İlkokulunda başladım ilkokula... Ağaların taşevinin karşısında (Hacı Şerif PEKÖZ-Çakırhocanın kardeşinin evi) ilkokuldu orası. O zamanlar bir de Afşinbey İlkokulu vardı. 1955 yılında ilkokulu bitirdim. 2 yıl zorunlu ara verdim. Nüfusa küçük yazdırmışlar. 9 yaşındasın diye diploma vermediler. Bu iki yılda terzilik yaptım. 1959-60 yıllarında ortaokulu bitirdim. Afşin’de, Elbistan’da lise olmadığı için Maraş’a gittim. Liseyi Maraş’ta bitirdikten sonra üniversite imtihanına girmek üzere Ankara’ya gittim. O zamanlar Ankara ve İstanbul’dan başka yerde üniversite sınavı yapılmıyordu. Maraşta liseyi okuyan yedi Afşinliydik. Bizden önce Maraş’ta liseyi okuyan dört Afşinli vardı. Beraber liseyi okuduğumuz Afşinliler Burhan GEDİKBAŞI, Hasan Hüseyin BARUTÇU, Hacı Hüseyin POLAT, Muharrem ÖZDEMİR ve İsmet ILGIN’dı. Liseyi zor şartlar altında okudum. Üniversiteyi okurken rahmetli babam 300 lira gönderirdi. 300 lira 150’ye, 150’li 100’e, 100 lira 50’ye düştü. Elliye düşünce İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden ayrıldım ve Antep öğretmen okulunu dışarıdan bitirdim. Bursa’da görev yaparken öğretmenlikten istifa ettim Fransa’ya lisans yapmaya gittim. Yedi yıl orada kaldım. Bizim zamanımızda çocukların oynadığı oyunlar çok farklıydı. Şimdi çocuk oyunu diye bir şey kalmadı. Minavara oyunu gece oynanan bir oyundu. İki gruba ayrılırdık. Biz saklanmaya giderken diğer grubun yanında bizden bir arkadaşımızı (tellal olarak) bırakırdık. O grup bizi ararken yanındaki arkadaşımız filan yerdeyiz diye yüksek sesle bağırırdı (Eşlerim yalaktan ayrıldık. Sürekli nerde olduklarını haber verirdi eşlerine). Bizde ona göre yerimizi değiştirir ya da yakın yerdeler ise kaçar başka yere gider saklanırdık. Bizi arayan grup bizi gördüğünde yakalanmış olurduk. Bu sefer onlar kaçar biz arardık. Yalak dediğimiz yer bir ağacın gövdesi ya da bir damın duvarı olurdu. Biz diğer gruba yakalanmadan yalağa vardığımızda yalakta kalanların sırtına binerdik. Yalaktaki “minavara minavara” diye bağırırdı çünkü eşleri yani diğer grup gelene kadar onların sırtına binmeye devam ederdik. Yine bir gün minavara oynuyoruz. Şimdiki müftülüğün karşısında Taşo Kadirgilin ahırı vardı. Onun içine saklandık. Ahırın tam ortasında kocaman bir taş varmış, ayağım ona takıldığında kendimi yerde buldum. Cin olduğunu söylediler. Bir daha da oraya gitmedim. Diğer oyunlar net çelik, horohobban çelik, ipli eşek, sülenke, kale yıkmak gibi. Çocuklukta oynadığımız bu oyunlar bize arkadaşlığı, yardımlaşmayı, sevgiyi hatta dövüşüp yeniden barışmayı çünkü en iyi dostluklar kavgayla başlar derler ya. Ama yinede kavgamız dövüşümüz çok az olurdu. Hepimiz birbirimize muhtaçtık. Oyunlar oynanırken hep birlikte oynanmaya göre hazırlanmıştı sanki. Çoğu oyunlar bir kişi eksik olsa oynanmazdı. Avcılığa küçükten beri meraklıyım. Şimdiki Yazıköyü Mahallesi (Abaza Köyü) Fevzi CANBOLAT isminde Çerkez bir arkadaşım var. O da bende lise mezunuyuz. Öğretmen okulunu sonradan dışarıdan bitirdik. 18 öğrencim vardı. Bir gün Fevzi’ye sen benim yerime okut, benim vekilimsim dedim. Ben ava gidiyorum “Haydi eyvallah!” O gün keklik ve tavşan vurdum, onların evinde de yedik. Ben ava gittikten sonra senede bir defa gelen müfettişin o gün gelesi tutmuş. Müfettiş “Sen kimsin.” diyor arkadaşıma o da “Ben öğretmenim.” diyor. “Buranın öğretmeni Seyit Mehmet ÖZTÜRK değil mi?” diye soruyor. Arkadaşım Fevzi CANPOLAT’ da “Ben de onun vekiliyim.” diyor. Afşin Avcılar Kulübü yararına yapılan av yemeği… Etin hepsi av eti… Üç gün boyunca avladıklarımızı TEK sitede pişirdik. Valimiz, kaymakamımız, garnizon komutanı, diğer daire amirleri katıldılar. Yemekten sonra palavra yarışması düzenlendi. Rahmetli Ahmet BARDIZ ile ben kaldım finale. Ahmet BARDIZ başladı anlatmaya “Kangal köyünde ördek avlıyordum. Hava çok soğuktu. Tükürsen tükürüğün havada buz tutar, yere düşmezdi. Hurman suyu kenarında yar dibindeki ördeklere doğru sürünerek vardım. Tüfeğimi ateşledim ama tüfek fazla ses çıkarmayınca saçma geliyor mu diye tüfeğin namlusunun içine baktığımda saçma geliyor. Tekrar tüfeği ördeklere doğru çevirdiğimde karşıda yedi ördeği vurdum. Suya girip ördekleri alıp karaya çıktım. Karaya çıkar çıkmaz bir elimde tüfek bir elimde ördek öylece dona kaldım.” Bende “Hurman üzerinde Çatak Yaylasına ava gittim. Avlanırken camız kadar bir keklik bana doğru geliyor. Tüfeği ateşledim, keklik düştü. Sarp bir yer olduğu için keklik aşağı yuvarlanıyor. Bende peşinden gittim. Keklik yuvarlanırken çalılara çarpıyor ve sırtındaki tüyler döküldü. Keskin taşlara çarptığında karnı yarıldı. Çatak suyuna düştü ve yıkandı. Çobanın davarlar için kayalara döktüğü tuz ile tuzlandı. Çobanın meşeden yaktığı ateşin içine düştü. Ben yetişene kadar keklik kızarmış oturdum afiyetle yedim. Birinci alkışlarla belirleniyordu. Beni çok alkışladılar. Birinci oldum. Bir metre kare büyüklüğünde kartondan kutuyu hediye ettiler. Orada açmamı istediler. Açtım. İçinden kağıtları gazeteleri boşalttım. İçinden çıka çıka yumruğum kadar bir karpuz çıktı. Karpuzun üzerinde de “Yedin mi?” yazmışlar. Evinin altında ahırı olan eve misafir giderdi. Şundan dolayı misafirin merkebi (eşeği) ya da atı olurdu. Evlerin altındaki ahırda hayvanların ihtiyaçları karşılanırdı. Araç olmadığı için işini bitirse bile köye dönemiyorlardı. Kimin ahırı varsa ararlardı. İster tanısın, ister tanımasın. Ahırı olan birine misafir olurlardı. Ağaların, Sülloların, Hacı Şeriflerin ve Türkoğlu Beşir’gilin ahırı vardı. Bizim evin altındaki ahırımız çok büyüktü. Evimizin uzunluluğu 25 metreydi. İki ma (oda) ortasında hezen konmuş, hezenin her iki tarafına da uzun mertek atılıydı. İki ma’da otuz yatak serildiğini bilirim. Hep aynı yerde yatardık. Sonra sosyeteleşmeye başladık. Babam küçük bir oda yaptı evin bitişiğine misafirleri orada yatırmaya başladık. Büyüklerin kaldığı odalara geçemezdik. Odayı ortadan ayıran tahtadan çitti. Yaşlılar hatıralarını anlatırlardı. Çiftçilik konuşurlardı. Nasıl verim alınır, neler yapılması gerektiği hepsi burada anlatılırdı. Buralar birer üniversite gibiydi. Biz çocukken bu konuşmaları dinlerdik. Dini sohbetler olurdu. Helal haram anlatılırdı. İyilik ve güzellikler anlatılırdı. Sevgi ve saygı anlatılırdı. Güreş anlatılırdı. Neler yapılması gerektiği istişare edilirdi. 1964 yılında Afşin Kangal köyünde öğretmenliğe başladım. Okul yok. Çocuklar camide küçük bir odada eğitimlerini sürdürüyorlar. Bir okul yapmaya başladık kendi imkânlarımızla... Köylünün kimi kerpiç döküyor, kimi taş getiriyor, kimi mertek getiriyor. Kaymakam Bey’den de kapı pencere aldım. Kısa sürede okulu yaptık. Yağışlar başlayınca dam aktı. Duvar ıslandı. Islanan duvarın çamur sıvasındaki samanın içindeki buğdaylar filizlendi. Birde yerlere kuru saman serdik ki içerisi sıcak olsun diye. Bu sırada da bir müfettiş geldi. “Burası ne böyle? Duvarlarda buğday bitmiş. Yer saman, gök saman.” bağırıyor. Dayanamadım. “Çocuklar camide daracık bir yerde okurken, burasını yaptık. Bana teşekkür etmeniz gerekirken tehdit ediyorsunuz, dedim. Müfettişle dövüştüm, kovaladım gitti. Bana Deli Seyit demezlerdi boşuna…


 
Mehmet Gören Kişisel Web Sayfası
Şimdiye Kadarki Ziyaretçi Sayımız