;


MEHMET GÖREN

AFŞİN'İN YETİŞTİRDİĞİ ŞAMPİYON GÜREŞÇİLER

AFŞİN MEŞHURLARI

AFŞİN ŞAİRLER ANTOLOJİSİ

AFŞİN ESHAB-I KEHF

RÖPORTAJLAR

KAHRAMANMARAŞ ŞAİRLERİ

ÖYKÜLER

KAHRAMANMARAŞ YAZARLARI

İLETİŞİM

İLAHİLER ve MÜZİK

K.MARAŞ'IN İLÇELERİNİN RESİMLERİ

AFŞİN

AFŞİN-ELBİSTAN TERMİK SANTRALİ VE LİNYİTLERİ

AFŞİN'DE İZ BIRAKANLAR (yeni isimler eklenecek)

SESLİ ŞİİRLER

AFŞİN'Lİ İDARECİLER

DİNİ BİLGİLER

FAYDALI BİLGİLER

KAHRAMANMARAŞ

MANZARA RESİMLERİ

İL İL TÜRKİYE

SON DAKİKA HABERLERİ (Türkiye ve Dünya)

YEREL GAZETELER (K.Maraş ve İlçeleri)

AFŞİN TERS LALESİ

SİTEMİZDEN HABERLER

K.MARAŞ ve İLÇELERİNİN VİDEOLARI

K.MARAŞLI SANATÇILARIN KLİPLERİ

ZİYARETÇİ DEFTERİ

ALİ GÜL

   Ali GÜL ile Yapılan Röportajın Videosu

Röportaj :Mehmet GÖREN Röportaj Tarihi :20.09.2014 ALİ GÜL 1919 doğumluyum. (Nişanıt o zamanlar Göksun’a bağlı bir köy. Sonradan Afşin’e bağlanıyor) 12 yaşında babamı kaybettim. 4 çocuk yetim kaldık. Fakirdik. Tam tamına onaltı yıl hizmekerlik eddim. Öküz güddüm. 400 kilo buğdaya bir yıl çalıştım. Çalışmak ibadettir. Yüce Rabbime şükürler olsun ki helâlından rızkımızı temin eddik. Çocukluğumuz hep çalışmakla geçsede çocuktuk yine… Kışın çamurdan gülle yapar, kurudur onunla oynardık. Fırıştak döndürürdük. Öküzün yününü darar, kıllarını suyla kaynatırdık içine de sabun atardık, kuruduktan sonra ipinen sarardık, yere vurup, etrafında dönerdik elli, atmış kere yapardık ama başımız yinede çevrilmezdi. 1943 yılında Hurman’da hizmetkerdim. Mayıs ayında anamı (Nışanıt) görmeye geddim. Garip anamın evini yarmışlar (hırsızlar girmiş) ağlıyor. (Anamın kulağı eyi duymazdı.) Bir çelik mısırı ile iki üç çelik buğdayı varmış onu almışlar. İki ekmeği ile yoğurdu varmış onu da yemişler. Heç bir şeyçiği kalmamış anamın yiyecek. Bizde o gün ikindiüstü köyün meydanına çıktık. Cabal Memmet derler, dört kişi lazımmış yevmiyesi bir ölçek buğdaya çalışmaya. Ertesi gün akşama kadar Tekne Dağı’nın (Nişanıt’ta) eteğinde çalıştık. Ondört saat boyunca çacıran otu yolduk. Yemeğimizi verdi amma aldığımız bir ölçek buğdayın değerini geçti yediğimiz. Tıka basa yedikde yedik. Allah kimseyi açlıkla sınamasın. “Bir ölçek buğdayı rahmetli anacığıma getirdim, birkaç gün kavır azına at” dedim. 1942 yılında gıdlık oldu. Buğdayın tenekesi Mart ayında 50 kuruşayken birden Mayıs ayında 15 liraya çıkmaz mı? Bir keçiye bir çelik buğday… Hurman Köyünde (mahallesi) hizmekerken Tanır Kasabasına (mahallesi) 1943 yılında kevene gittik Kuruhana doğru. Tanır ile Bozyer arasında 60 yaşlarında bir kadın ile yanında bir kız çocuğu 12 yaşlarında. Kadının yürümesi bir tuhaftı. “Teyze neyin var hasta mısın?” diye sordum. “Of of oğlum hiçbir yerim açımıyor üç gün oldu öküz emeği düşmedi boğazıma, (Mideme bir şey girmedi. Öküzünen çüt sürdükleri için zahra temin edildiğinden dolayı) acım…” dedi. (2 yıl sürdü bu kıtlık.) Bizimde azımız buğday ekmeği ve fiğ ekmeği karışık, bakla dömesi, öğleyin yemiştik, arta kalmıştı. Arta kalan azımızı yaşlı kadına ve kıza verdik. Bir yemelerini vardı, görecektin. Gözleri açıldı, yüzlerine renk geldi. Yaşlı kadın “Allah sizleri aç koymasın yavrum. Allah sizden razı olsun.” dedi de dedi. Böyle açlık çekildi o zamanlar. Ya şimdi böyle mi? Allah’a şükür kimse aç değil, susuz değil. Bu günlerin kıymetini bilin. Çok çok şükür edin. Namazını dosdoğru kılın. Farz ve sünnete sımsıkı sarılın. Yaşım 94 oldu. Nasıl geçtiğini anlamadım. Gençken yapılan ibadet güneş, yaşlanınca ay gibi... Onun için gençler zamanınızı boşa geçirmeyin. Ölüm eninde sonunda kapımızı çalacak. Öyle ise ahirete hazırlığı yapın, azıksız gitmeyin. Öküzünen ganı koşardık. Kalıçınan, oranan biçer, deste yapar, anadudunan ganıya yüklerdik. Ondan sonra harmana getirir yıyardık. Gem, geniş birkaç parça tahtayı yan yana koyarak birleştirilir, en azından bir metre eninde, iki-üç metre uzunluluğundaydı. Altını aletinen küçük küçük oyarlar ve çakmak taşını bu oyukların içine yerleştirilirdi. Geme bağ yaparlar öküzlere koşarlar. Harmanı yuvarlak biçimde dağıtırlar. Öküzlere bağlanan gem ile öküzler bu harmanın üzerinde dönerler. Biri de ezilen harmanı karıştırırdı. İyice taneler çıkmaya başlayınca tığ yapar yanı toplardık savurmak için. Harman çıkımına ayakkabı alırdık. Elbise alırdık. Odaları aydınlatmak için çam yakardık. Sonra gaz lambası çıktı. Bir litre gaz verirdi belediye bir-iki aylığına… Yetmezdi. Anam rahmetli yemeği yiyene kadar yakardı. Ondan sonra hemen söndürürdü. Evin içinde ocak olurdu (şömine gibi) ateşiyle ısınırdı odamız hem de aydınlanırdı. Löküz yaktık sonra da. Afşin’den üç eşeği önüme kattım. Tufanbeyli’ye kuru üzüm götürdüm. Bir günde vardım. Köylerde sattım hepsinde. Don damı olurdu. Köyün ortasında çeşmenin yanında don damı. Köylü çamaşırını orada yıkardı. Mazıyı yakarlar onun külünü don kazanının içine atarlardı. Mazı külü çamaşırın kirini çıkarırdı. Mazı külünün rengi beyazdı. Tüm ağacı oyarlar içinde çamaşırları tokaçınan döverlerdi. Ayağımızda çorap, yerde sergi olmazdı. Şimdiki gibi çeşit çeşit halımı vardı o zamanlar. Eşeklerin gönünden ayakkabı yapar giyerdik. Yiyecek gibi giyecek de bulmak zordu. Fakirdik, halfetiyi (kumaş) diz kapağımıza kadar tek parça halinde dikerler fistan (etek) giyerdik. Askere giderken tam üç günde yürüyerek Maraş’a vardık. Türkoğlu’ndan trene bindik İslahiye’ye bağlı Fevzipaşa’ya vardık. Daha önceden trenin içinde sığır varmış, pislemişler. Kokudan durulmuyor. Fevzipaşa’dan sonra beş günde İstanbul Tuzla’ya vardık mal pisliğinin içinde. Fevzipaşa’dan mum aldık malların pisliğine dikdik. Tren bir ara Afyon- Eskişehir arasında tuvaleti gelenler olmuş, durduk. Makasbaşı kapıyı açtı. Arkadaşın birisi küçük abdestini yaptığı sırada tren yürüdü. Trenin kapısı raylı olduğundan birden hareket edince kapının arasına sıkıştı. Rahmetli oldu. Birde askerden izine geldim. Gitmek için Kayseri Pınarbaşı’na kadar yürüdüm. Bir gece kaldıktan sonra Kayseri’ye kadar da yayan geddim. Kayseri’ye vardığımda katar treninin (askeri sevkiyat) üç gün sonra geleceğini söylediler. Üç gün boyunca nerede kalacağım, ne yiyeceğim diye düşünürken posta treni (yolcu treni) gara geldi. Hiç tereddütsüz atladım posta trenine kaçak olarak. Bilet kontrolü sırasında üç tane yaşlı kadın vardı. Onlara biletim yok, askerim dedim. Arkalarına sakladılar beni. Ankara’ya vardım. Oradan da İstanbul’a gene kaçak olarak bindim posta trenine. Yine bilet kontrolü, tam o sırada tren rampadan çıkıyordu. Yavaşladı. Dışarıdaki merdivene çıktım. Geri içeri girdim bilet kontrolü bitince. İstanbul’a da böyle bir yolculuğum oldu. Kale tarafında sığırlar toplanırdı. Buğday halinin oralarda şu an ki Efsus İş Merkezinin karşısında da (eski petrolcu Kemal DEMİR’in petrolünün olduğu yerler) sığır toplanırdı. Oradan havusaya kadar ev yoktu. Koca Durmuş’un evinin oralarda da sığır yatardı. Biber çok ekerdik. Afşin’in biberi Kayseri’ye satılırdı. Katırlarla, beygirlerle Kayseri’ye Afşin’den biber götürürlerdi. Afşinin bağları iyi olurdu. Kabarcık, siyah üzüm, kirkit, bandırma, ağbesni, horoz yüreği. Bağlar, belinen ve kazma ile kazılırdı. Kışın soğuklarından korumak üzere on yada onbirinci ayda bağ çıbıklarını toprağa gömer, Nisan‘da da çıkarırdık. 1942 yılında kırmızı kar yağdı. Önce beyaz kar yağdı sonra onun üzerine kırmızı kar. Tekrar üstüne beyaz kar yağdı. Eskiden çok kar yağardı ev boyu. Damları kürüdüğümüzde evlerimiz gözükmezdi. Çok defa kapımızın önüne fırtınanın yığmış olduğu kardan dolayı bazen evde mahsur kaldığımız günlerde olurdu. Tünel gibi açardık dışarı çıkmak için. Dışarı çıkamadığımız zamanlarda karı eritip içerdik. Zorluklar ve yokluklar… Adana’ya çalışmaya çok geddik. Afşin’den Maraş’a kadar yürüyerek gederdik. Ordan öte de Adana’ya kamyon bulursak kamyonlarla, yok bulamazsak yayan gederdik. Göksun ile Andırın ilçesinin Geben Kasabası arasında kurt sürüsü bir jandarmayı yemiş. Kurt sürüsü jandarmanın önüne çıkıyor. Tek başına Meryemcil Kalesinden Geben’deki Karakola gidiyormuş. Jandarma atın üzerinde iken silahını ateşliyor kurdun birini vuruyor. Diğer kurtlar kaçışıyorlar. Attan inip, kurdu yüzmeye başlıyor. Tüfeğini atın eğerinde unutuyor. Bu sıra kurtlar geri dönüyorlar daha kalabalık halde. Kurtlar ulumaya başlayınca at ürküyor ve korkup kaçıyor. Tüfek atla birlikte gidiyor. Kurtlar jandarmayı oracıkta parçalıyorlar ve yiyorlar. Bu olay 1940 yılında oldu. Bizde o yoldan Andırına, Kadirliye, Ceyhan’a ve Adana’ya çok geddik. Eskiden odalara toplanılırdı. Hikâyeler, masallar anlatılırdı. Bunlardan birini size anlatayım. Bir tarihte bir oğlan, bir kız, bir ana baba varmış. Ana baba zenginmiş. Ana, baba ve oğlan ticaret için başka şehre gidiyorlar. Komşularına eve sahip çık, kızımızı da göz kulak ol, diyerek yola koyuluyorlar. Komşu adam bir gün komşu kadına “Bu kızı bana ayarla, ne istersen veririm.” diyor. Kadın para lafını duyunca hemencik kabul ediyor. Aralarında bu işin nasıl olacağını da konuşuyorlar. Bir gün kadın kızın yanına gelerek “Hamama gidiyorum, gel beraber gidelim.” diyor kıza. Kızcağızda masum, saf nerden bilecek kendine tuzak kurulduğunu. “Tamam.” diyor. Birlikte hamama gidiyorlar. Kız hamama girince kendilerinden başka kimsenin olmadığını görünce şüpheleniyor ama iş işten geçmişti artık. Kadın kızı hamamda bırakıp gidiyor. (Adam o gün hamamı kiralamış.) Kadın gidince adam giriyor içeri. Kız ne kadar etme tutma dese de adamın kötü niyetinden geçeceği yok. Adama “Seni çimdireyim, ondan sonra ne yapacaksan yap.” diyor kız. Adamı sabunlarken takunya ile olanca hızıyla kafasına vuruyor. Adam yere düşüyor, kalkmaya çalışsa bile sabun kaçmış gözünü açamıyor ve ayağı kayıyor, tekrar yere yuvarlanıyor. Kız hamamın anahtarını alıp, kaçıyor. Adam kızı elde edemeyince babasına haber salıyor. “Kızın her gün bir erkeği eve alıyor. Kötü yolda. Komşu dayanamadım, haber göndermek zorunda kaldım.” diyor. Baba ne yapsın. Memlekete ne yüzle varayım. Oğluna, git namusumuzu temizle, diyor. Oğlan evlerine geliyor. Kız kardeşine durumu anlatıyor. Kızda kardeşine olup biteni anlatıyor. Oğlan kız kardeşine inanıyor. Kız babamı, anamı ikna etmek zor diyor kardeşine. Oğlanda bir av vuruyor. Kız kardeşinin eteğinden bir parçayı da vurduğu hayvanın kanına sürüyor. Babasına öldürdüm diyor. Eteğin kanlı parçasını gösteriyor. Kız bir pınarın yanına varıyor. Dibindeki ağacın tepesine çıkıyor. Geceyi ağacın tepesinde geçiriyor. Sabah bey oğlu atını sulamaya geliyor. Kendiside su içmek için pınara eğilince ağaçtaki kızın şavgısı (gölgesi) düşüyor suya. Kızın güzelliği karşısında ayaklarının bağı çözülen bey oğlu yıldırım aşkına tutuluyor. Kızı köylerine götürüyor ve evleniyorlar. Üç çocukları oluyor. Kızı ahraz (dilsiz) sanıyorlar (hep kız olarak adlandırdığımız için kız demeye devam ediyoruz) çünkü kız hiç konuşmamış. Kız bir gece çocuğu ağlarken ninni söylüyor. Benimde anam babam vardı, diyor. Bu konuşmayı kocası duyuyor. Babasının yanına koşuyor. Baba, gelinin konuştu, diyor. Babanı görmeye gidelim, diyor koca. Kızın “tamam” demesinden başka çaresi kalmıyor. Koca, eşini ve üç çocuğunu at arabasına bindiriyor. Kölesi ile birlikte yola çıkarıyor. Ben birazdan size yetişirim, diyor. Arabayla epey yol alıyorlar ama kocası hala görünürlerde yok. Gece olunca köle kıza benimle olmazsan çocuğunun birini keserim, diyor. Kız kabul etmiyor. Çocuğun birini öldürüyor. Benimle ol yoksa çocuğunun birini daha öldürürüm, diyor köle. Kız yine kabul etmiyor, çocuğunun birini yine öldürüyor köle. Üçüncü çocuğu da öldürüyor köle. Benimle olmazsan senide öldürürüm diyor köle. Kız tuvalete gideceğim diyor. Köle, kızın kaçmaması için kendine göre bir tedbir alıyor. Kızın parmağına ip bağlıyor. Kız çalının arkasına geçince parmağındaki ipi çıkarıyor, bir çalıya bağlıyor. Kız oradan kaçıyor. Köle geri dönüyor. Ben uyurken kaçıp gitmişler, dağdan gelen dağa gider, diyor köle. Adam köle ile birlikte eşini aramaya çıkıyor. Kıza bir çoban rast geliyor. Çobana elbiselerimizi değişelim, diyor kız. Başına işkembeyi (deriyi) geçiriyor, kel görünmek için. Keçeyi de sırtına atıp, doğru babasıgilin çiftliğine varıyor. Tanımıyorlar. Babasıgile kaz çobanı duruyor. Kocası ile köle babasıgilin evine misafir oluyor. Komşu adam da geliyor. Hikaye anlatalım, diyorlar. Hepsi anlatıyor sıra kıza geliyor. Kız benim anlatacağım hikayenin bölünmesini istemem yoksa anlatmam, diyor. Oradakiler merak etmişler çobanın anlatacağı hikayeyi tamam demişler. Hatta ihtiyaçlarını bile dışarı çıkıp görüp gelmişler. Kız hikayeyi anlatmaya başlıyor. Zamanın birinde bir baba, ana, oğlan birde kız varmış, kızı komşularına emanet edip, ana, baba ve oğlan gidiyorlar, bunlar gider gitmez emanet edilen adam kızı bir kadına para verip, hamama götürüyor, orada kıza tecavüz etmeye yelteniyor, kız kafasına vurup, hamamdan kaçıyor, dediğinde komşu adam ben gidiyorum, der. Kızın kardeşi olayı bildiği için komşusuna otur yerine, der. Sonra kölenin olayını anlatıyor, çocuklarını niçin öldürdüğünü, nasıl kaçtığını anlatınca köle dışarı çıkacağım der. Dışarı çıkmayacağımıza söz verdik, otur yerine denir. Kız hikayesini tamamlayınca başındaki işkembeyi (deriyi) çıkarıyor. İşte keloğlan o kız, onlarda bunlar diyor. Kızın kardeşi komşu adamı, kocası da köleyi şişliyorlar… Böylece cezasını çekerken… Onlar da mutlu bir hayat sürüyorlar.


 
Mehmet Gören Kişisel Web Sayfası
Şimdiye Kadarki Ziyaretçi Sayımız