;


MEHMET GÖREN

AFŞİN'İN YETİŞTİRDİĞİ ŞAMPİYON GÜREŞÇİLER

AFŞİN MEŞHURLARI

AFŞİN ŞAİRLER ANTOLOJİSİ

AFŞİN ESHAB-I KEHF

RÖPORTAJLAR

KAHRAMANMARAŞ ŞAİRLERİ

ÖYKÜLER

KAHRAMANMARAŞ YAZARLARI

İLETİŞİM

İLAHİLER ve MÜZİK

K.MARAŞ'IN İLÇELERİNİN RESİMLERİ

AFŞİN

AFŞİN-ELBİSTAN TERMİK SANTRALİ VE LİNYİTLERİ

AFŞİN'DE İZ BIRAKANLAR (yeni isimler eklenecek)

SESLİ ŞİİRLER

AFŞİN'Lİ İDARECİLER

DİNİ BİLGİLER

FAYDALI BİLGİLER

KAHRAMANMARAŞ

MANZARA RESİMLERİ

İL İL TÜRKİYE

SON DAKİKA HABERLERİ (Türkiye ve Dünya)

YEREL GAZETELER (K.Maraş ve İlçeleri)

AFŞİN TERS LALESİ

SİTEMİZDEN HABERLER

K.MARAŞ ve İLÇELERİNİN VİDEOLARI

K.MARAŞLI SANATÇILARIN KLİPLERİ

ZİYARETÇİ DEFTERİ

Mehmet Gözükara ile Röportaj

   Eserleri

Kendinizi tanıtır mısınız?

 

Mehmet Gözükara; Nüfus kayıtlarına 02 Şubat 1962 diye geçen asıl doğum tarihim 22 Şubat 1963’tür. Elbistan'ın Eldelek köyünde10 çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldim. Babamın adı Muhittin, anneminki Güllü'dür. İlkokul dördüncü sınıfa kadar kendi köyüm olan Eldelek’te okudum, beşinci sınıfı –abimin öğretmen olarak çalıştığı ve Eldelek’e göre öğretim seviyesinin oldukca yüksek olduğunu düşündüğümüz– Küçük Yapalak’ta tamamladım. Kayıt yaptırdığım Elbistan Mustafa Kemal ortaokuluna ancak bir yıl devam edebildim. Elbistan’da kiraladığımız öğrenci evinin masrafları aileme ağır yük getirdiğinden, Adana’da ikamet eden ablamın yanına giderek Adana Çukurova ortaokuluna kaydoldum.

 

Oturmakta olduğumuz Nedim Bey mahallesine yakın olan Yeşilevler ortaokuluna kayıt yaptıramadığımdan, 5-6 km uzaklığındaki okuluma çoğu zaman yaya gitmek zorunda kalmama rağmen, ikiden üçe geçtiğimde alabildiğine mutluydum. Orta 3’te, ağır bir hastalığa tutulan eniştemin vefatı dolayısıyla dünyam alt üst olmuş, en başarılı dersim olan matematikten dahi zar zor geçmiş ve siyasi farklılığımdan ötürü İngilizce ve sosyaldan ikmale kalmıştım. Bense şehrin ne karanlık gizeminden, ne de insanların çekilmek istendiği tuzaklardan haberdardım. Gayem aileme hayırlı bir evlat olmanın yanında, vatanına ve milletine faydalı bir birey olmaktı.

 

Oysa, ne kadar çok farklılığımızın olduğunu bu şehirde yetişen çocukları tanıdıktan sonra daha fazla idrak ettim. Sınıfta farklı görüş beyan ettiğim için teneffüste –babamın zar zor diktirdiği– takım elbisemin ceketini arkadan boydan boya jiletle keseceklerini nerden bilirdim! Başka elbisem olmadığından, terziye götürerek zigzag dikiş yaptırarak giymek zorunda kaldığım takıma hala üzülürüm.

 

Namus uğruna ölmenin şehitlik olduğu inancıyla yetiştirilen ben… nasıl olur da, ders veren sosyal bilgiler öğretmeninin “Çocuklar, namus üç yüz gr. etten ibaret değildir” şeklinde, hayâsızlığa kapı aralayan söz karşısında sessiz sakin bir duruş sergileyebilirdim. Halbuki ben, gurbette gözüne yaş dolması için yanık bir sazla bir kaval sesinin yettiği biriydim.

 

Ne hile bilirdim, ne riya. Bu saf yanım hep ele verirdi beni. Henüz bir ortaokul çocuğu olmama rağmen, o gün, tuzak dolu sorulara düşündüğümü aşikâre söylememden ötürü hedef tahtasına konulmamı o an algılayamasam da, muhatap kaldığım muamelenin şifreleri 12 Eylül darbesiyle çözülecekti…

 

Kaldığım iki dersten birini vererek, hiç olmazsa liseye bir dersten borçlu devam edebilmek için, Adana’dan aldığım yazıyla Elbistan Mükrimin Halil Lisesine  müracaat ederek sözkonusu derslerin sınavlarına girdim. İngilizce’yi –yabancı dil sınavı– vererek, 1977-78 öğretim yılında, imtihanla alan K. Maraş Endüstri Meslek Lisesi metal işleri bölümüne kaydoldum. İlk sınıfta belli derslerde başarı gösteren öğrencilerin geçiş yapabildiği, aynı okulun makine bölümüne geçiş yaptım. Böylece, 24 seçkin öğrenciden oluşan sınıfta 84 numara ile yerimi aldım.Çok sıcak dostlukların yaşandığı Teknik liseden 1980-81 döneminde mezun oldum.

 

Teknik lise diplomamla başvurduğum –Afşin-Elbistan A Santralı’nın yapımını üstlenen– Foster Wheerler şirketinde işbaşı yaptım (19.02.1982).

 

Komşu köyümüz Çiçek’ten görücü usulüyle evlendiğim –Mamolar kabilesinden– Ömer Çıkın’ın kızı Beyhan ile 29 Nisan Cuma günü başlayan düğünümüz 1 Mayıs Pazar günü sona erdiğinde yeni bir hayata merhaba diyordum.

 

29 Mart 1984 tarihinde, bana ilk babalık duygusunu tattıran dünya tatlısı Canan kızım, 12.12.1987’de de sevgili oğlum Hakan dünyaya geldi.

 

Hayatın omuzlarıma yüklediği mesuliyetten dolayı Açıköğretim Fakültesi’ne kayıt yaptırmak suretiyle tecil ettirdiğim  askerlik görevini yerine getirmek için 26.10.1987 tarihine kadar çalışmak durumunda kaldığım şirketle ilişiğimi keserek 07.03.1988’de asker oldum. Sülüsümde “Erzincan er eğitim” yazan adrese gittiğimde topçu-ateş idare bölüğüne ayırdılar. Buradaki eğitimimin ardından, askerlik görevimi Kırklareli/ Lüleburgaz  1. Ordu 5. Kolordu 65. Tüm. Top. Alayı 2. Top. Tabur 3. Bataryada ateş idare onbaşısı olarak tamamladım. Benimle yakından ilgilenen batarya komutanı Kıd. Üst. Teğ. Tahir Canatan’ın bir gün, “Şairim diyorsun, bakalım ne kadar şairsin?. Atatürk konulu bir şiir yarışması var. Bir şiir yaz da gönderelim” dedi. Bunun için yazdığım şiir değerlendirme kurulu tarafında ikinciliğe layık görüldü; tarafıma verilen başarı belgesinde, künyemin yazılı olduğu kısmın altında şu ifadelere yer verilmişti:

 

“7 Kasım-13 Kasım 1988 tarihleri arasında yapılan Atatürk’ün 50. ölüm yıldönümü nedeniyle düzenlenen şiir yarışmasında 2. olduğunuzdan dolayı sizi kutlar, benzer çalışmalarınızın devamı inancı ile sağlık ve başarılar dilerim. İmza M. Behçet Özgil, Tümgeneral, Tümen Komutanı.”

 

Hiç unutmuyorum;

 

10 Kasım Atatürk’ü anma programı için merasim alanında yapılan toplanantıda, alay komutanının, günün önemini belirten konuşmasının arkasından, kürsüye davet edilerek, yarışmada dereceye giren şiirimi okumam istendi. İyi hazırlanmış ses düzeni eşliğinde “Atatürk Türklüğün var oluşunun / Kükreyen sesinin çıkışıdır ha. / Atatürk Türklüğün son doğuşunun / Esaret bendini yıkışıdır ha…”  şeklinde devam eden şiirimi Davudi bir sesle okuyup kürsüden indim. Koşar adım yerime giderken batarya komutanımın beni karşılaması ve elimi sıkarak tebrik etmesi bugün gibi hatırımdadır.

 

Askerlik dönüşü, Afşin-Elbistan A Termik Santrali'nde açılan imtihanı kazanarak 26.10.1989 tarihinde tekrar işbaşı yaptım.  Bugün itibariyle söyleyecek olursak, hala aynı işyerinde çalışmaktayım.

 

Bu arada; hayatında doğruluğu ilke edinen, devletin çeşitli  kademelerinde bürokrat olarak görev yapan, 1977 seçimlerinde MHP’den ikinci sırada seçime girerek az bir farkla miiletvekilliğini kaçıran, “Kardeş, emeklerin boşa gitti” diyen bacısına (anneme) “Bacı; hakkımızda ne hayırlıysa Allah bizi onunla karşılaştırsın, hiçbir şeyin boşa gitmeyeceği bir inanışın temsilcisiyiz. O ne derse o olur. Üzülme!..” diyen teselli edici sesi kulaklarımdan gitmeyen –Ankara’nın ilk Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Altınsoy döneminde Ank. Büy. Şeh. Belediyesi ilk genel sekreteri– dayım Hüseyin Sarı 22.02.1999 tarihinde kalp krizinden vefat etti. Kendisi, hayatımda örnek aldığım ve yeğeni olmakla iftihar ettiğim bir insandı.

 

20 Nisan 2005 tarihinde; ömrü –yattığı yedibuçuk yıl mahkûmiyetin dışında– çalışmakla geçen, on çocuğunu muhannete muhtaç etmemek için 48 saat tarla suladığı gün sayısı küçümsenemeyecek kadar çok olan, azığı çoğu zaman bir yumurta dürümü ya da karpuz olan sevgili babam 79 yaşında vefat etti. Hatıralarımı yokladığımda gönül soframa servis edilen ne de çok yaşanmışlık vardır. Babamın kürek omzunda geldiği ânın resmini paylaşayım sizlerle. Vazifesini yapmanın verdiği huzurla ileriden gelen babamın giydiği pantolon dizlerine kadar yaş, –Gislaved marka– lastik ayakkabının içindeki ayakları sudan çürümüşçesine beyazlaşmış olurdu. Bunu nereden mi biliyorum? Yıkamak için çıkarıp,  kapımızın önündeki tulumbadan çektiği suda yıkadıktan sonra duvarın dibine uçları havaya gelecek şeklinde yavaşça korken görürdüm. Kimseye yumuş buyurmadan, pantolonunu bizzat yıkayarak çamaşır ipine sererdi. Halbuki evde oğlandan çok kız vardı. Onlara birşey söylemeden kendi işini kendisinin yapmasını çocuklarına gösterdiği şefkate bağlarsak hakkı teslim etmiş oluruz. Babamın küreğini çamurlu gördüğümü hatırlamıyorum. Bu da, yaptığı işe ne denli saygı gösterdiğini ortaya koyması açısından iyi bir örnek olsa gerektir.

 

Takvimler 24 Temmuz 2013’ü gösterirken, çekirdek ailemizdeki değişikliklerden de bahsedeyim. 08.08 2010’da hayatını Av. M. Fatih Kocalar’la birleştiren Canan kızımızın 09.06.2013 tarihinde doğan Elif bebeği, ailenin en yeni ve en sevimli üyesidir.  Oğlum Hakan’ın da 21.08.2013 tarihinde düğününü tuttuk…

 

Şiir nedir?

 

Her ne kadar şiirin tanımı olmadığı söylene gelmişse de... Her yazılan şiir; şiir budur iddiasıyla yazıldığı için, kaç şiir yazılmışsa o kadar tanım vardır denebilir.

 

Şiir, duygunun gönül aynamızdaki karşılığıdır. Onun içindir ki “şiir nedir?” sorusuna verilen cevapta, yapılan tarif kişiden kişiye değişmektedir. Bu değişkenliğin asıl sebebi de, iç âlemleri farklı olan insanlarda uyandırdığı hissiyatın farklılığı olsa gerektir. Şiir için “esrarlı bir ahenk ve mana sentezi” diyenlerin sözüne ilaveten, “şiir nesnenin görünür yanından bakarak, görünmez yanını sezme sanatıdır” diyebiliriz.

 

Şiirde söylenenlerin hakikatte karşılığı olmalı; şairin hayal ederek yazdığı şiir, okuyucu tarafından yaşanır bulunmalıdır. Bulunmalıdır ki okunmaya değer görülsün. Şiir için“düzyazıya çevrilmesi mümkün olmayan söz”hakkı teslimin ifadesidir.

 

şiir” başlıklı şiirimin bir kıtasında,

Şiir nedir sana göre derseniz

Darası düşülmüş hitaptır şiir

Şiir olur gökçe güzel görseniz

Usuldür, erkândır, adaptır şiir

 

diyorum. şiir fazlalığı götürmez. şiir çirkinliği taşımaz. Usul, erkân ve adabın dışına taşmamalıdır… Şiir; hakikatı önemsemek, sözde ahenk, gökkuşağında renktir. Şiir; tesettüre bürünmüş tılsımlı sözdür.  Şiir yapaylıktan uzak, doğallığın ta kendisidir. Söz şiirde kâmil manasına ulaşır. Nesne görünürlüğünden sıyrılıp, metafizik boyutuna yelken açar. Manası derinleşen kelam kıymet kazanır. Midye inciye, karbon elmasa dönüşür. Bu kıymeti hak etmeyen sözün şiire girmeye de hakkı yoktur.

 

Netice itibariyle heykel taş sanatı, şiir söz sanatıdır. Heykeltıraş taştaki fazlalıkları, şairse sözdeki fazlalıkları atarak eserini ortaya çıkarır. Yani her kelime şiir ailesine mensup değildir. Şiir ailesine mensup olma şerefine nail olması için nezih ve nezaket bakımından hassasiyet süzgecinden geçenler ancak bunu başarabilir.

 

Şair nedir?

 

Şair mensubu bulunduğu kültür ve medeniyetin sözcüsüdür. Aynı zamanda şair söyleyecek sözü olan insandır. Kısaca şair söz sanatı olan şiirin mimarıdır. Şairin kültür olarak hangi kültüre ait olduğunu anlamak için söylediği sözün hangi kültürün temsilciliğine soyunduğuna bakmak kâfidir.

 

Benim de mensubu bulunduğum kültürün temsilcileri olan şairler her sözde bu hakikate aynadarlık yapmışlardır. Gerçeğin terazisinin iki kefesinden birisinin 'hayat' diğerinin 'ölüm' olduğu şuuru bizi biz yapan değerlerin oluşmasında önemli yer tutmuştur. Kim bu iki hakikatten birini ihmal ederse o cephede kaybeder. Bu gerçek; yaşadığım coğrafya da şiire ve şaire yön veren ana unsurdur. 'Hayat ve ölüm' 'dünya ve ahret' iç içe işlenmiştir. Dilimize dolanan 'Aynıyla lisan, aynıyla insan' sözü, kişi ne söylüyorsa odur hakikatine götürmüştür.

 

Şairler dili en güzel şekliyle kullananlardır. Şair, şiirinin içerisine girmesine inandığı şeyleri içeride; dışarıda kalması gerektiğine inandığı şeyleri dışarıda tutar. Eskilerin ifadesiyle 'ağyarını mani, efkârını cami' en özlü sözdür.

 

Şair, birşeyi şiirine konu edinmeden önce onu dert edinmelidir. Bu dert onu doğum sancısı gibi büklüm büklüm bükmeli ki ardından nur topu gibi bir şiir doğabilsin. Dert çekmeden kalıba konulan bir şiir, her ne kadar şiiri andırsa da mumya gibi ruhsuz olur. Başkaları perdeyi anlatırken, şair, perdenin arkasını dillendirir. Şairin sözlerindeki esrarın sırrı da asıl burada saklı olsa gerektir. Asırlarca padişahından paşasına, vezirinden kadısına… Şiiri her makamın üstünde gören bir döneme mührünü vurmuş şairane bir milletin şaheser bir medeniyet kurmasının sırrı da burada yatmasın sakın?

 

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi,

Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni

 

diyen Nesimî, gönül gözü ile temaşa ettiği âlemden indiğinde, âlemin kendini seyretmeye değer bulmasını mı kastediyor; yoksa, kendi dışındakiler tarafından divane bulunmasından mı bahsediyor tam bilemeyiz, ama, seyrettiklerinin kendine kaş derecede zevk verdiğinin hazzını yaşadığını ifade ederken şiirde şerhe yer bırakmaması, dili kullanıştaki ustalığını göstermektedir.

 

Şair, kullandığı kelimeleri özenle seçmeli; bulanıklığa sebep olacak herşeyden kaçınmalıdır. şiir arı-duruve anlaşılır olmalıdır. Şairler zaman ve mekana bağlı kalmazlar. Rakamlarla fazla işleri olmaz. Onlar ruh dünyasından derledikleri kelimeleri gönül gergefinde işleyerek, bulunanın değil, aranılanın peşinden akıp giderler.

 

“şair” başlıklı şiirimin bir kıtasında da,

 

şair nedir sana göre derseniz

İnsanlar içinde insandır şair

şiir olur ona her ne verseniz

Mermere estetik katandır şair

 

diyorum. şair herşeyden önce insandır. Onun gönültezgahından geçen herşey kıvraklaşarak kıvama gelir. Şair uyum avcısı, şiir de kainattaki mükemmelliktir. Şair bu mükemmelliğe yaklaşabildiği oranda başarılı

sayılır…

 

 

Şiir yazmaya nasıl başladınız?

 

Kahramanmaraş ve ilçeleri, şair bakımından oldukça zengindir. Kahramanmaraş'ta üç kapıdan ikisinden şair çıkar derler. Elbistan içinde bir metrekaresine dört şair düşer denmesinin bu işin zenginliğine işaret etmesi bakımından manidardır. Bu coğrafyanın insanı ya şair ya da şiir severdir. Söyleyecekleri sözü şairce söylerler. Onların dilinde; hüzün, öfke, sevinç, aşk, sevda, doğum, ölüm, toy-düğün şiirdir.

 

Kısacası hayatın olmazsa olmazıdır şiir.

 

Bunlar aynı zamanda Türk şiirini de bulundukları yerden sıçratmışlar, merhale kazandırmışlardır. Maraşlı şairler Cumhuriyet dönemi Türk şiirinin olmazsa olmazlarıdır.

 

Necip Fazıl Kısakürek, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Nuri Pakdil, Abdurrahim Karakoç, Bahattin Karakoç, Ali Akbaş, Hayati Vasfi Taşyürek, Âdem Konan, Avni Doğan, Mustafa Türk, Durdu Mehmet Sağ (Ferahi) Ömer Lütfi Pişkin (Derdiçok) Ahmet Çıtak, Âşık Yener, Âşık Mahsuni Şerif, Kul Hamit gibi niceleri bir çırpıda ilk aklıma gelenlerdir.

 

Bu isimlerin yaşadığı coğrafya da dünyaya gelen her bebeğin kundağı manilerle, türkülerle, şiirlerle sarılıp açılır. Bu çocuklar büyünce şair olmasında ne olsun? Ben de bu çocukluk devresini böyle yaşadım. Annem, babama yazdığı şiirleri hikâyeleriyle birlikte anlatıp, kendine has bir makam tutturarak:

 

 İreyhanı top bağlarım

Ben de durmayıp ağlarım

Elime yakmam kınayı

Yârsiz bayramı neylerim

 

İreyhan de koyu mordur

Ayrılık da gayet zordur

Genç ikene koca oldum

Beni de düşüren yardır

 

Derken; Anneannem de o günün şartlarında Maraş’a yaya olarak çalışmaya giden dedem için:

 

Şimdiye vardılar hana

Çantayı koydular yana

Ya ben kurban olmayın mı?

Kuru yerde yatan cana

 

Kıtasının da içinde geçtiği yedi sekiz kıtadan oluşan şiirini gâh mırıldanır gâh da coşa gelerek söylerdi.

 

Yani benim büyüdüğüm ailede şiir konuşulmaz, şiir söylenirdi, bizde hal şiirleşirdi. Aklım yetince bende onlar gibi şiir söylemeye başladım.

 

Buna örnek olarak kendi mi gösterebilirim. Rahmetli şair Hayati Vasfi Taşyürek'in matbaasında mürettip olarak çalışmam ile  rahmetli şairler Adem Kılınç ve Hafız Ataç’ın şiiri ve yazmayı sevmemde katkıları çoktur.

 

Evet, 'Kurt ulusundan gördüğünü işlermiş' biz böyle gördük, böyle öğrendik. Vesselam...

 

-Şiirleriniz nerelerde yayımlandı ve aldığınız ödüller var mı?

 

Şair-yazar olarak şiirlerim www.elbistaninsesi.com sitesinde 2003 tarihinden bu yana okuyucularıyla buluşmaktadır.

 

Yazı ve şiirlerim; Sızıntı, Kardeş Kalemler, Kırk Başak, Aşkın (e)Hali, Alkış, Güneysu, Şardağı, Yosun, Yaprak, Elbistan’ın Sesi gibi birçok dergi ve gazetede yayımlanmış ve yayımlanmaktadır.

 

Katıldığım şiir yarışmalarında şu ödülleri aldım:

 

1. 2003 yılında Necip Fazıl Kültür Vakfı'nın “Kutlu Doğum Haftası” münasebetiyle açmış olduğu şiir yarışmasında “Mukaddime” isimli şiirimle birincilik;

 

2. 2005 yılında Afşin'da yapılan bir şiir yarışmasında “Müslüman bir çocuğum” isimli şiirimle birincilik;

 

3. 2006 yılında Elbistan Milli Eğitim Müdürlüğü'nün açmış olduğu “Elbistan” konulu şiir yarışmasında “Destan Elbistan” isimli şiirimle ikincilik;

 

4. 2010'da Afşin belediyesinin ülke genelinde yapmış olduğu “Eshab-ı Kehf” konulu şiir yarışmasında “Yedi uyur-Yedi nur” şiiri ile üçüncülük.

 

5. 2012’de KSÜ Kahramanmaraş ve Yöresi Kültür Değerlerini Araştırma ve Uygulama Merkezi başkanlığı tarafından, “Âşıklar Şölenine Yaptığımız Katkılardan” dolayı teşekkür plaketi aldım.

 

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Araştırma ve Eğitim Genel Müdürlüğü'nce “Somut Olmayan Kültürel Miras Taşıyıcılarının Tespiti ve Kayıt İşlemleri Yönergesi” kapsamında yapılan değerlendirmede “halk şairi” olarak tescil edilerek kimlik verildi. Aynı zamanda:

 

Yayımlanan eserlerim

 

1. Söz Alev Aldı, Elbistan Yayınları, 2002.

2. Söz Beledim Beşiğe, Göçer Ofset) 2003.

3. Boyun Büktüm Güle Doğru, Bassaray Matbası, İzmir, 2007.

4. Namluya Şiir Sürdüler Atışma, (kolektif) Göçer Ofset, Elbistan, 2008.

5. Seyr-ü Sefer, Berikan Yayınları, 2010.

6. Elbistan Ağıtları (Ömer Hakan Özalp ile müşterek).

7. Söz Kuşandı Şairler Kılıçtan Keskin-Atışmalar- (Bir Grup Şairle Müşterek) Özgü yayınları, 2012

8. Çark-ı Devran, Özgü yayınları, 2013

 

Yayına hazır eserlerim

 

1. Gözükaralı Atışmalar

2. Kurşun Kalem Harmanı(Nesir)

 

-Kayıtlı olduğunuz bir dernek var mı?

 

"Avrasya Yazarlar Birliği" üyesiyim.

 

-Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Şairlere yönelik çalışmalarınızdan dolayı sizi kutluyorum. Sitenizi de beğeniyle takip etmekteyim.

 

 

 

 



 
Mehmet Gören Kişisel Web Sayfası
Şimdiye Kadarki Ziyaretçi Sayımız